Osmanlı Devleti tarihte kurulmuş olan Türk-İslam devletlerinin en köklüsü ve en uzun ömürlüsüdür. Osmanlı’yı beylikten, devlete ve ardından imparatorluğa taşıyan birçok unsurdan birisi de devletin dini karakteridir. Nitekim Osmanlı Devleti için din, siyasi, askeri ve toplumsal hayatı düzenleyen birleştirici güç niteliğindedir. Makalede dinin Osmanlı yönetim sistemi ve padişahlar üzerindeki etkisi ile padişahların dinî ve manevi yönleri üzerinde duruldu.



Osmanlı’da Din-Devlet İlişkisi


Osmanlı Devleti hâkim olduğu yüzyıllar boyunca egemenliği altında çok farklı etnik ve dinî kökene sahip topluluklar barındırdı. Ancak genel itibariyle gerek yönetim anlayışı, gerekse toplumsal hayat açısından Osmanlı Devleti bir İslâm devleti özelliği taşımaktadır. Nitekim Osmanlı hukuk sistemi, İslam hukukuna bağlı olarak gelişen Sünni-Hanefi yorumuna dayanmaktadır. Yine devletin hâkim olduğu bölgelerde birbirinden çok farklı etnik grupları yönetmede uyguladığı “millet sistemi” de dinî dayanakları olan bir sistemdir. Buna göre Osmanlı Devleti toplumu birey/fert olarak değil, dinî aidiyetlerine göre ayırmakta ve muhatap almaktadır. Bu sistemde her grup bağlı olduğu cemaate göre muhatap alınırken, hâkim millet (millet-i hâkime) toplumun büyük bölümünü oluşturan Müslümanlardır. Bu sebeple Müslüman halka tanınan hak ve özgürlüklerin bir kısmı gayr-i Müslim vatandaşlara tanınmadı. Bu sebeple temeli adalet ve eşitlik anlayışına dayalı olan sekülerizm anlayışının Osmanlı Devleti’nde olmadığını söyleyebiliriz. Yine Osmanlı Devleti’nin tam olarak bir teokratik şeriat devleti olduğunu söylemekte yanlıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde şer‘i hukuk kuralları olmakla birlikte, din, devlete tamamen hâkim bir yapıda değil, devlete bağımlı ve devletin kontrolü altındadır. Yine İslam dini, Osmanlı siyasi geleneği içerisinde belirleyici bir unsur olmakla birlikte, din adamları siyaset ve devlet yönetimine dâhil edilmediler. Bunun yanı sıra, dinî ulemanın başı olan şeyhülislamın divan üyeliğine ve yargı yetkisine sahip olmaması, dinî otoritenin verdiği fetvaların siyasi iktidarı bağlayıcı olmaması gibi hususlar da Osmanlı yönetim sisteminin teokratik olmadığını göstermektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nde toplumu oluşturan diğer unsurlara da İslam’daki zimmi (ehl-i zimmet) statüsü gereğince hoşgörülü davranılmakta, inanç ve ibadet özgürlükleri verilmektedir. Bu konuda devletin gayr-i Müslimlere tanıdığı dinî hoşgörünün temel kaynağı İslam hukukunun özünü oluşturan Kuran’dır. Bununla ilgili “Dinde zorlama yoktur” , “Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederdi, o halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın” ayetleri etkili oldu. Yani Osmanlı Devleti İslam’ın verdiği anlayışla hareket etmekte, farklılıkları benzetme gibi bir politika izlememektedir.

Nitekim bu konuda Sultan II. Mahmud’un “Ben tebaamı Müslüman ise Camide, Yahudi ise Havra’da, Hristiyan ise Kilise’de görmek isterim” ifadesi Osmanlı Devleti’ndeki dinî hoşgörü ve anlayışı ortaya koymaktadır. İslam dininin Osmanlı Devleti üzerindeki önemli etkilerinden birisi de dinin siyasi iktidara meşruiyet sağlamasıdır. Bu siyasi meşruiyet kavramı Türk-İslam devletlerinden gelen “Kut İnancı”nın bir devamıdır. Buna göre Osmanlı Padişahlarına hükmetme yetkisi Tanrı tarafından verilmiş olup padişahlar kendilerini “Zillulahi fi’l arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) olarak görmüşlerdir. Padişahların bu dinî kimlikleri halkın onlara koşulsuz itaat etmelerini ve bağlı kalmalarını sağladı. Buna göre Osmanlı Devleti’nde Müslüman ya da gayr-i Müslim olsun tüm vatandaşlar reâya olarak görülmüş ve reâya, Allah’ın yeryüzünde padişaha bıraktığı emanetler (vedayi-i Halik-i Kibriya) olarak kabul edilirdi.

Padişah bu emanetleri adaletli bir şekilde yönetmekle sorumlu olup, yönetilen reâya da dine göre ulu’l-emr olan padişaha itaat etmekle yükümlüdür. Öyle ki bu dini kimlik zamanla Osmanlı Devleti’nin “resmi ideolojisi” haline geldi. Yani Osmanlı Devleti’nde devlet ve din birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur ve din dairesi devlet dairesinin tamamıyla içindedir. Nitekim bu anlayış, Osmanlı’da “din asıl devlet onun fer’idir” ifadesiyle izah edilmektedir. Yine Osmanlı Devleti’nin İslam dini ile yakın ilişkisinden dolayı Osmanlı topraklarına “Memalik-i İslam”, Osmanlı padişahına “İslam padişahı” Osmanlı askerlerine de “Asakir-i islam” denilirdi. Osmanlı Devleti’ndeki siyasi iktidarın kullandığı önemli ideolojik söylemlerden birisi de “İlay-ı Kelimetullah” (Allah’ın adını yüceltme) anlayışıdır. Bu anlayış kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı fetih politikasının da temel dinamiklerinden biri oldu. Bu sistemde İslam hukukundaki dünyanın, “Darü’l-İslam” ve “ Darü’l-harb” olarak ikiye ayrılması esas alınırdı. Bu çerçevede Osmanlı fetihleri gaza ve cihad dâhilinde “Darü’l-harb”in, “Darü’l- İslam”a dönüştürülmesini amaçlamaktadır. Osmanlı padişahları ise bu şanlı gaza kılıcını kuşanan gazilerdir. Yani denilebilir ki Osmanlı padişahları daha kuruluş yıllarından itibaren kendilerini “İslam dininin koruyucuları olarak” görmeye başladılar. Nitekim bununla ilgili Osmanlı kroniklerinde geçen “Osmanlı Sultanları, Hakk Te’âlâ buyruğı üzrine yürüyicilerdür. Fî sebîli’llâh gazâ malını cem’ idüb Hakk yolına sarf idicilerdir” gibi ifadeler bulunmaktadır. Tüm bunlar Osmanlı siyasi iktidarına meşruiyet kazandıran unsurlar olduğu gibi, Osmanlı Devleti’ni laiklik ilkesinden uzaklaştırmaktadır. Nitekim görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini dinden alması, resmi dininin İslam dini olması, şer‘i hukuk kurallarının varlığı ve Müslümanlara gayr-i Müslimlere oranla daha fazla ayrıcalığın verilmesi gibi özellikler, laiklik anlayışı ile çelişmektedir.

Dini kimlik ve dinî meşruiyet Osmanlı Devleti’nin kurulması ve kısa sürede büyümesinde de oldukça etkili bir güç oldu. Nitekim Osmanlı literatüründe kuruluşun temel dinamikleri olarak gösterilen Türk dervişleri Anadolu’daki büyük Türkmen kitlelerinin Osmanlı’nın yanında yer almasını sağladılar. Ayrıca bu dinî meşruiyetin bir gereği olarak Osmanlı Devleti’nde yönetici elit arasında ulema sınıfının diğer gruplardan daha farklı imtiyazları vardır. Yine ulemanın başı olan şeyhülislamlar verdikleri fetvalar ile padişahların meşruiyetlerinin onaylayıcısı rolündedirler. Nitekim Osmanlı tarihinde şeyhülislam fetvaları ile tahttan indirilen padişahlar mevcuttur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, padişahın işlerine meşruiyet kazandırabilecek tek kişi olan Şeyhülislamın yine padişah tarafından atanması ve görevden alınabilmesidir. Yani Osmanlı Devleti’nde şeyhülislam sadece dini bürokrasinin en üst makamında oturan ve padişaha bağlı bir devlet memuru konumunda olup, papa veya patrik gibi ruhani bir otoritenin temsilcisi değillerdir. Tüm bu hususlar Osmanlı Devleti’nde dinin etkisini göstermekle birlikte, bunlar Osmanlı padişahlarının da dinî yönlerini belirleyici unsurlar oldular. Yine bu hususlar Osmanlı Devleti’nin laik, seküler ve teokratik olmadığını gösterirken, devlet için söylenebilecek en doğru tanımlama Osmanlı Devleti’nin bir din devleti olduğudur.



Osmanlı Padişahlarının Dini ve Manevi Yönleri


Osmanlı padişahları geleneksel Türk devlet anlayışının etkisiyle “milleti yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı ile hareket ederken, bu anlayış dinî hayatta da kendini göstermiştir. Buna göre siyasi meşruiyetlerini dinden alan ve bunun bilincinde olan padişahlar yönettikleri halka adaletle hükmettiler. Nitekim bu anlayış kendilerine daha şehzadelik dönemlerinden itibaren verilmekte olup, bu dönemde şehzadelerin aldığı eğitimler arasında Kuran okuyup yazma, hadis, fıkıh gibi dini ilimler bulunmaktadır. Bu şekilde şehzadelik yıllarından itibaren dini bilgiler ile donatılan Osmanlı padişahları tahta geçtiklerinde bu özelliklerini pek çok alana yansıttılar. Peki, nedir bu özellikler, bir Osmanlı padişahının inanç yönü (dindar yönleri) nasıl tespit edilebilir. Bu sorunun cevabını tam olarak vermek zor olmakla birlikte, padişahların saltanatları süresince yaptığı faaliyetler çerçevesinde bir takım somut örnekler ön plana çıkmaktadır. Yine bu tespitleri yapabilmek için padişahların tavır ve davranışlarının, kendinden önceki ve sonraki padişahlarla mukayese edilmesi gerekmektedir. Bu sayede bir padişahın devlet yönetim anlayışında, günlük hayatında ve halka karşı olan tutumunda dinî yönleri üzerinde yorumlar yapılabilir. Kabul edilmesi gereken önemli bir husus da Osmanlı tarihi boyunca tahta çıkan bütün padişahların dini açıdan aynı vasıflara sahip olmadığıdır. Bu noktada gerek özel hayatında gerekse devlet yönetiminde, dini kaideleri sıkı bir şekilde riayet eden padişahların yanı sıra, bu konulara daha az önem veren padişahlar da oldu. Ancak dindar padişahların asker ve halk arasında daha çok sevildiği bilinirken, yine tahttan indirilen Osmanlı padişahlarının çoğunlukla indiriliş sebebi, dinî nedenlerdir. Nitekim bu tür isyanlarda isyancıların ortak sloganı çoğu zaman “Şer‘ ile devamız vardır” sözleridir.

Peki, Osmanlı padişahları hangi yönleri ile dindar sayılırlardı. Aslında padişahlar bu tür bir kimliği, tahta cüluslarından itibaren kazanırlardı. Buna göre Osmanlı padişahları tahta çıktıktan sonra geleneğe uygun olarak kılıç kuşanma merasimi yapılırdı. Bu merasim Eyüp Sultan Camii’nde gerçekleştirilirken, padişaha şeyhülislam tarafından Hz. Peygamber’in ya da dört halifenin kılıcı kuşandırılarak dualar edilirdi. Bu şekilde tahta çıkışları dinî ritüellere uygun bir şekilde olan padişahların, bundan sonraki zamanlarında Hırka-i Saadet Dairesi ve Eyüp Sultan Camii’ne sık ziyaret etmesi dini vasıflarından biri olarak yorumlanabilir. Osmanlı padişahlarının dindarlık ve inanç yönünü gösteren önemli uygulamalardan birisi de kendi adlarına kurdukları vakfiyelerden kutsal yerlerin sürrelerini sürekli olarak göndermeleridir. Yine padişahların bu vakfiyeler yoluyla ihtiyaç sahiplerine yardımlarda bulunması da önemli dindarlık alametlerindendir.

Bunların yansıra padişahların yönettikleri halk üzerinde adaletle davranması, halka zulm eden devlet görevlilerini cezalandırması ve halka karşı oldukça hayırsever ve merhametli olmaları da dini özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin pek çok Osmanlı padişahı yangın, sel, deprem gibi doğal afetlerde bizzat olay yerine giderek halkın yanında yer alırdı. Yine bu olaylarda zarar gören halkın zararlarını bizzat kendi parasıyla karşılamış, yanan yıkılan yeniden yapılmasını emretmişlerdir. Padişahların halka karşı bu uygulamalarının yanı sıra önemli âlimleri korumaları, ulemaya büyük saygı ve hürmet duymaları da dinî hassasiyetlerinin bir gereğidir. Yine bazı Osmanlı padişahlarının bağlı olduğu tarikatların yanı sıra, çoğunun da tarikatlara olumlu baktığı ve onlara karşı bir “meylü muhabbetlerinin” olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim padişahların zaman zaman bu tarikatların bağlı olduğu tekke ve zaviyeleri ziyaret ettikleri ve bir takım ihsanlarda bulundukları bilinmektedir.

Osmanlı padişahlarının dindar vasıflarını gösteren önemli yanlarından birisi de kendi dönemlerinde halkın yararına yaptırdıkları pek çok sosyal alanda imar faaliyetinin yanı sıra özellikle dinî kurumların inşa ve tamirine ayrı bir önem vermeleridir. Nitekim günümüze kadar gelen bu yapılar, Osmanlı padişahları için çok önemli dinî semboller oldular.

Osmanlı padişahlarının dindarlık vasıflarını günlük hayatları üzerinden de tespit etmek mümkündür. Bu çerçevede padişahların vakit namazlarını hiç terk etmeden ve daha ziyade halka açık camilerde kılmaları bu duruma delil olarak gösterilebilir. Yine padişahların Cuma namazlarını seferde dahi olsalar hiç aksatmamaları ve namaz sonunda tertip edilen “Cuma selamlığı” aracılığıyla bizzat halkın istek ve şikâyetlerini dinlemeleri de önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca padişahların günlük hayatlarını anlatan “ruzname” adı verilen eserlerde pek çok padişahın sık sık zikir ve dua ile meşgul olmaları da onların dini vasıfları olarak gösterilebilir. Bunların dışında bayram ve kandil günleri gibi dini günlerin de sarayda özel törenlerle kutlanması önemli bir dindarlık alametidir.

Son olarak padişahların tahta çıkışları veya kazandıkları herhangi bir zafer sonrasında, bunun kendilerine Allah’ın bir lütfu olarak görmeleri ve şükürde bulunmaları gibi hususlar samimi dinî duygularının dışa vurması olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak İslam dini Osmanlı Devleti’nde kuruluş yıllarından itibaren birleştirici bir güç olduğu gibi Osmanlı Devleti de İslam dinini yüceltmiş ve İslam’ın sınırlarını genişletmiştir. Nitekim Osmanlı padişahları için din öncelikle meşruiyet aracı, varlıklarının garantisidir. Bu bilinç ve farkındalık Osmanlı padişahlarının kişilik yapılarına sirayet etmiş ve bu da onların padişahlık yönlerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu durum toplumun çok büyük bir bölümünün Müslüman olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun sonucunda siyasi, askeri, hukuki ve toplumsal alanlarda dini kaidelere uyan ve bunları uygulayan Osmanlı padişahları dini yaşama ve yaşatma adına topluma örnek oldular.





KAYNAKLAR

Abdüllatif Armağan, “Klasik Dönemde Osmanlılarda Devlet Yönetim Anlayışına Dair Bazı Düşünceler”, Akademik Bakış, C. 5, Sayı: 96, Kış 2011.
Ahmet Özel, İslam Hukukunda Ülke kavramı Darü’l İslam-Darü’l harb Kavramı, İstanbul 1984.
Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devleti’nde Gayr-i Müslim Teba’anın Yönetimi, İstanbul 1990.
Ejder Okumuş, Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Din-Devlet İlişkisi, Ankara 2005.
Esra Yakut, Şeyhülislamlık Yenileşme Döneminde Devlet ve Din, İstanbul 2005.
H.S. Demir, “Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Din-Devlet İlişkilerinin Laiklik, Sekülerizm, Teokrasi ve Din Devleti Sistemleri Kapsamında İncelenmesi”, Ankara Baro Dergisi, Sayı: 3, Ankara 2013.
Halil İnalcık, “Şeri’at ve Kanun, Din ve Devlet”, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adelet, İstanbul 2000.
Şükrü Karatepe, “Osmanlı’da Din-Devlet İlişkisi”, Osmanlı, C. 6, Ankara 1999.
Uğur Kurtaran, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 7, Kasım 2011
Uğur Kurtaran, Sultan I. Mahmud ve Dönemi (1730-1754), Ankara 2014.
Yavuz Ercan, “Osmanlı Devleti’nde Müslüman Olmayan Topluluklar (Millet Sistemi)”, Osmanlı, C.IV, Ankara 1999.
Yılmaz Yurtseven, “Osmanlı Klasik Döneminde İdeoloji, Din ve Siyasi Meşruiyet Üzerine Kısa Bir Değerlendirme”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XI, Sayı: 1-21, Yıl: 2007.
Yümni Sezen, “Osmanlı’da Din-Devlet İlişkilerinin Teorik ve Teolojik Bağlarıyla Uyumu”, Osmanlı, C. 6, Ankara 1999.
Ziya Kazıcı, “Osmanlılarda Hoşgörü”, Türkler, C. X, Ankara 2002.